İKİNCİ KİTAP: MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİ
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNE GİRİŞ
Medeniyet mi pedagojiyi, pedagoji mi medeniyeti yaratmıştır? münazarasının kazananı ve kaybedeni
ancak bu kitap bütünüyle okunduğunda okuyucu tarafından takdir edilecektir.
Pedagoji tarihi, esas itibarı ile
medeniyet tarihidir. Zira medeniyete ilişkin bütün yaşama standartlarını icat
eden, keşfeden ve geliştiren insanlar daha en başında doğayı, olayları, kendinî
ve diğer insanları doğru okuyan ve yazan insanlardır. Hatta tesadüfleri bile
değerlendirebilmek ve bundan sonuç çıkarmak, elde ettiği sonuçları geliştirmek
de insana mahsus bir yetenektir.
Allah, kâinatı her ne yolla yarattı
ise de Dünya”yı bir taş, toprak ve kaya yığını hâlinde yarattığı muhakkaktır.
Bu taş ve kaya yığınını güzelleştirmek, düzgünleştirmek ve yaşanabilir hâle
getirmek için de güneş, hava ve su gibi en elzem unsurları yarattıktan sonra
bitkileri, hayvanları ve en sonunda da insanı yaratmış olmalıdır.
Bitkiler ve hayvanlar içinde
yaşadıkları doğal şartlara az-çok uydurarak değiştirseler de özünde
varlıklarını çevre ortamlarını değiştirmeden, düzenlemeden aynen devam
ettirmektedir. Ya insan! İnsan öyle değil. İçinde yaratıldığı doğal ortama razı
olmamış ve onu değiştirmek, geliştirmek ve güzelleştirmek için daha ta başından
beri meşgul olmuş ve hâla da bu meşguliyetini devam ettirmektedir.[1]
Hangi kurama inanırsanız inanın
insan; toprak, hava, su, bitki ve hayvanların var olduğu bir dünyada var olmuş
veya yaratılmıştır. Zira, hayvanların beslenmesi için önce bitkilerin,
insanların beslenmesi için de hem bitkilerin hem de hayvanların var olması gerekir.
Bir kısım hayvanların var oluşlarını devam ettirebilmeleri için de beslenmesi
için hem bitkileri hem de farklı türlerdekileri yemeye ihtiyaçları olmuştur.
Hayvanlar âlemindeki bireyler, vücut
görünüşü bakımından farklı olsa da hayatiyetini devam ettirme bakımından
insandan çok farklı değildir. İç dünyası bakımından ise insanı üstün kılan iki
mühim özelliğinden biri eğitilebilir içgüdülerinin ve kullanabildiği
zekâsının-aklının olmasıdır.[2]
İnsanoğlu, tarih öncesinde zamanı ve
süresi bilinmeyen karanlık bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde çok ilkel
yaşadıkları, daha sonra taşları yontarak hem korunmak hem avlanmak için kullandıkları
artık bilinmektedir. Sonra bakırı ve demiri bulmuşlar, bunları karıştırıp tunç
elde etmişler ve bunlardan öncekilere göre daha modern silâh, kap kacak
yapmışlardır. Elbette yaşadıkları mağaralardan çıkarak kendilerine barınaklar
icat etmişlerdir.
Yonttukları daha sonra bakırdan ve
demirden yaptıkları oklarla avladığı hayvanların derisini yüzüp etini yiyerek,
derisinden kendine giysi ve ayağına çakılların batmaması için çakıl taşlarına
karşı koruyacak bir çeşit ayakkabı yaptığından söz edebiliriz. Yıldırımın çıkarttığı
bir yangından elde ettiği ateşi ısınmak için, üzerine düşen bir et parçasından
aldığı lezzeti tattığında pişirmek gibi yeni bir keşfe imza atmış olabilir.
İnsanoğlu, bazen tesadüflerden sonuç
çıkararak bazen sınayarak-deneyerek, düşerek-kalkarak kısaca zekâsını-aklını
kullanarak bilinen tarih zamanlarına kadar gelinmiştir. Yuvarlanan bir taş veya
kütük, tekerleği icat etmek için ilham kaynağı olmuş olabilir.
Kısaca insanoğlu tarih çağlarına;
ateş ile birlikte bakır, demir, tunç gibi madenleri kullanmayı bilerek
girmiştir. Ayrıca açıklanacağı gibi din inancına da sahip oldukları
anlaşılmaktadır.
Yazının bulunmasına ilişkin kesin
tarih olmamakla birlikte Sümerler (M.Ö.4000-2000) tarafından icat edildiği
bilinmektedir. Ancak Sümerlerin daha düzgün koreografi ile yazı-alfabe icat
etmişlerdir. Bunun anlamı, kendilerinden önceki tarih öncesi son dönem olan
MADEN devrinde de insanların yazma konusunda bir mesafe ket etmiş olmalarından
söz edebiliriz. Esasen mağara resimlerinden hareketle insanlık yüzlerce yıl
içinde bu seviyeye ulaşmıştır. Sümerlerle çok önemli olan bir durum daha
aydınlığa kavuşmuştur: Zira Sümerler ilk tapınakları olan Zigguratları
yapmıştır. Demek ki insanlar tarih öncesi dediğimiz zamanlarda bir din inancına
sahip olmuşlardı.
Esasen dinler tarihi açısından
bakıldığında Nuh Peygamberin Sümerler zamanında yaşadığı dikkate alınırsa, ona
gelinceye kadar İnsan hayatının varoluşu ile yaratılan Âdem, Şit ve İdris
peygamberler tarih öncesi çağda gönderilmiştir. Bu nedenle Sümerlerden önce bir
din olgusunun var olması gerekmektedir. Tek Tanrı (Allah) dinîni tebliğinden sonra aradan geçen
zaman içinde, daha sonraları da görüldüğü gibi insanlar çeşitli sebeplerle çok
tanrılı ve bunları temsil eden putperestlik dönemi yaşamıştır.[3] Sümerler
de bunlardan biridir.
İnsanlar, kaba taş devrinden
başlayarak tarih çağlarına bu birikimlerle girmiştir.
Bu döneme kadar bir okul ortamı
olmadığından her merhâlede elde edilen birikimler bir sonraki nesle; görgü,
anlatma, gösterme, örnek olma, öğretme gibi geleneksel usullerle aktarılmıştır.
Hatta öyle diyebiliriz ki, bir nevi günümüzde bile pek çok yerde devam eden
baba mesleği olarak öğretilmiş olmalıdır.
Buraya kadar anlatılanları
toparlayacak olursak hangi yolla olursa öğrenim ve eğitim insanlığın var
oluşundan itibaren mevcuttur. Ve günümüzde devam etmekte, gelecekte de devam
edecektir.
Yakılan ilk ateş hiç sönmemiş ve
bugün uyduları uzaya göndermek, yuvarlanan bir kütük insanları gökyüzünde
uçurmak için kullanılıyor. İşte bilimin gücü budur, medeniyet budur. Ve İnsanlığın
dehâları bunu başarabilmek için binlerce yıl çalışmış, çalışmaya devam
etmektedir. Uzaya ulaşan insanların geleceğe ilerleyişi, gidecek yer
kalmayınca, gelecekte belki de geçmişe nasıl gidileceğinin yollarını
arayacaktır.
Bu nedenlerle medeniyet tarihi, esas
itibarıyla pedagoji-eğitim tarihidir. Bundan dolayıdır ki önce devlet kurmuş
milletlerin medeniyete nasıl ve ne kadar katkıda bulunduğuna göz atmakta fayda
vardır.
Medeniyet; yalnız başına Müslümanlar,
Türkler ve Avrupalılar tarafından oluşturulmamıştır:
İnsanoğlunun tarihen var olduğunun
farkına vardığımız Kabataş öncesinden ya da ilk insandan başlayarak günümüzde
yaşadığımız şu andaki medeniyetin oluşturulmasında topyekûn gelmiş geçmiş, adı
bilinen veya bilinmeyen bütün insanların payı olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
Toplumlar kültür, teknoloji ve bilim
unsurları oluşturarak medeniyet denilen ortak paydaya ulaşmıştır. Medeniyete
katılan her bir kültür unsuru bir toplumda bir kişi tarafından keşfedilmiş,
bulunmuş veya icat edilmiş olmakla o toplumda yaygınlaşarak o toplumun malı hâline
gelmiştir. Örneğin yazıyı Sümer toplumunda yaşayan bir kişi icat etmiş, yazı o
toplumda yaygınlaşmış ve o toplumun malı olarak medeniyetin kapsamı içine
girmiştir. Bu nedenle kültür, teknoloji ve bilim gerçekte bireysel olduğu hâlde
yaygınlaşması anlamında ulusal, medeniyet anlamında ise evrenseldir ve adı medeniyettir.
Bir kültür unsuru olarak ilk defa,
örneğin, bayrak, bir kişi tarafından
önerilmiş, o toplum/ulus tarafından benimsenmiş ve yaygınlaşmış ve neticede
medeniyete mal olmak üzere uluslar arası kabul görmüştür. Bu buluşun topluma
yaygınlaşması pedagoji/eğitim ile gerçekleşmiştir. Bu durumu, kültüre ait bir
unsur keşfedildikten veya icat edildikten sonra pedagoji tarafından
yaygınlaşmıştır. Bu nedenle medeniyet tarihi ile pedagoji tarihini birbirinden
ayrı düşünmek doğru olmayacaktır. Uluslar arası boyut kazanan bir kişinin
keşfettiği ve o kişinin ulusu tarafından benimsenmiş olan bir kültür unsuru
evrensel olarak medeniyete dâhil olurken başka ulusların kişileri de bu unsuru
geliştirmiş, düzeltmiş ve yeniden uluslararasında yayılmasına vesile olmuştur.
Böyle bir döngü ile medeniyet bugünkü düzeye ulaşmıştır.
Kitabın dili
Özellikle Arkın, Kanat, Gökalp ve
Ülgen”den yapılan alıntılarda yazarların sözcüklerinde değişiklik
yapılmamıştır. Bunun üç önemli sebebi vardır:
1. Bazı sözcükler kullanımdan kısmen
düşmüş olsa bile hâlâ bu sözcüklerle yazılmış kitaplar mevcuttur. Bu nedenle
okuyucunun bu sözcükleri okudukları önce yazılmış kitapları anlaması için
önemlidir.
2. Belki ilk defa okuduğu bu
sözcükleri kelime hazinelerine eklemeleri için önemlidir.
3. Şu anda günlük konuşma dilimizde
kullandığımız ancak bu kitapta yer alan eş anlamlı sözcüklerin her zaman
birbirinin yerine kullanılamadığı da dikkati alınmıştır.
Bu durumları dikkate alarak,
muhtemel bazı sözcüklerin anlamını açıklamak için ayrıca bir sözlük ilâve
edilmiştir.
Zira alıntı yapılan bu kitapların
yazılış tarihi en yenisi bile 50 yıl öncesine aittir. Bunu ihmal etmek doğru
olmaz, diye düşünüyorum.
Bu kitabın yazım tekniği
Bu, bir tarih kitabı değildir. Bu
kitapta krallar, kraliçeler, padişahlar, sultanlar, şahlar, beyler,
imparatorlar ve onların hayatı yoktur. Savaşlar da yoktur. Bunların yerine
doğrudan milletlerin kendi nesillerine anlattıkları yaşayışları, anlayışları,
eğitime ilişkin gelenekleri vardır.
Bu, bir pedagoji kitabı da değildir.
Ancak günümüz pedagojisine ışık tutmak üzere geçmişin irdelendiği, geçmişte
eğitime ilişkin neler yapıldığından hareketle bugün neler yapılabileceği ve
gelecekte neler yapılabileceğine okuyucuyu ya da araştırmacıyı yönlendiren bir
çalışmadır.
Bu kitap bir pedagoji ya da çocuk
eğitimi tarihi olmak itibarı ile ilk çağlardan itibaren insanların nasıl yaşadıkları,
nasıl birer kültür oluşturduklarından hareketle çocuklarına neler
öğrettiklerini, neler anlattıklarını, çocukların eğitimine ilişkin neler
yapıldığını ve söylendiğini anlatmaya çalıştığım bir kitaptır. [4]
Bu çalışma her tarih döneminde ve
buraya eğitim anlayışları doğrudan veya dolaylı olarak alınmış milletlerin
medeniyete kattıkları kültürden de söz edilmiştir.
Doğrudan eğitimleri hakkında malumat
alamadığımız milletlerin kültürlerine bakarak çocuklarına neler öğrettikleri
hakkında bir fikir ortaya koyabiliriz.
Bu anlamda iki durumla karşı karşıya
kalınmıştır: Bunlardan birinci kültür ve toplumun değerleri, örneğin dil, din,
gelenekler, ritüeller vs. doğrudan geleneksel eğitimle gerçekleşir. Bilim ve
teknoloji ise okul ya da kitap eğitimi ile gerçekleşen medeniyet unsurlarıdır.
Bununla birlikte geleneksel eğitimin doğrudan etki ettiği bütün unsurlara
az-çok okul ortamında da yer verilir. Ancak okul, toplumun kültürel yapısını
genç nesle eksik, yanlış, hatalı verdiği değer ve değer yargılarını tamamlayıcı,
düzeltici rol oynar.
Etkileyici olma bakımından toplumun
umumu bakımından geleneksel eğitim ve bu eğitime ilişkin yöntemler, okul
eğitiminden daha etkili rol oynar. Çoğu zaman geleneksel eğitimle edinîlmiş yanlış
kültürel unsurları düzeltmeye okulun gücü yetmeyebilir. Burada örneğin
hurafelerden bir toplumu arındırmak belki bir asır bile sürebilir. Ama
geleneksel eğitim, okulda verilen bir değeri bir anda alt üst etmeye yeterli
olur. Nitekim günümüzde bunun örneklerini aynen yaşıyoruz. Birkaç bin yıl
öncesinde örneğin ağaçlara çaput bağlamak, mezarlıklarda dua ederek onlardan
yardım beklemek günümüzde bile devam etmekte, okul bu geleneği yıkamamıştır.
Bütün bunları dikkate alarak okuyucu
pedagojisini incelediği toplumun kültürel yapısı hakkında doğru bilgiye sahip
olursa, pedagojisi hakkında da yeterli bir görüş/fikir kazanabilir.
Bir başka husus, bugün varlıklarını
kaybetmiş olsalar bile birçok toplumun ortaya koyduğu eğitim ve kültürel
değerlerin pek çoğunun hem çağdaşı, hem sonraki toplumlarda ve hatta
bazılarının günümüzde bile varlığını az-çok benzerlikle veya aynen devam ettiği
görülmektedir. Bu nedenle okuyucu arada sırada dip notlarda gösterilmiş olsa
bile bir mukayese yapabilir.
Bu mukayeselerde pek çok toplumun ne
gibi ortak noktaları olduğu açıkça anlaşılacaktır. Zira her toplum muayyen bazı
değerleri adeta ortak değer olarak yaşamış, çocuklarının da yaşaması için çaba
harcamıştır.
Ayrıca bu kitabı sonuna kadar hem
mukayeseli hem de Türk eğitim anlayışının son 20-30 yılına baktığında pek çok
uygulamanın daha önce denenmiş olduğu açıkça görülür. Bazı kimseler daha önce
uygulanmış olan ve fakat unutulmuş bazı hususları bir yenilik gibi gündeme
getirdikleri de görülecektir.
Pedagoji, sihirli bir sözcük gibi
kullanılmakta, sokaktaki insandan en tepedeki insana kadar herkesi
ilgilendirmektedir.
Bu alanda daha sonra yazılmış bazı
kitapları okumuş olsam da Dr. Hâlil Fikret Kanat”ın Pedagoji tarihini her
baskısında olmak üzere üç defa altını çizerek ve notlar alarak okudum. Ve
eğitimin içinde 55 yıl geçirmiş bir öğretmen olarak artık neredeyse yaz-boz
uygulamaları hariç tutulacak olunursa söylenecek söz ya kalmamıştır ya da henüz
bulunamamıştır.
Zira son otuz yıl içinde yabancı dil
ağırlıklı, kredili sistem, bilgisayarlı eğitim, diz üstü bilgisayarlı eğitim,
akıllı tahta, quantum öğrenme, öğrenmeyi öğrenme, çoklu zekâ, gibi teknolojilerin eğitime tatbikinden de iyi
sonuçlar alınamamış, bunlar bir iki yıl denenip denenip terk edilmiştir. Bu
başarısızlıklarda eğitim sistemi ile eğitim araçlarının birbirine karıştırılması
sebep olmuştur. Ayrıca bu uygulamalar geneli itibarı ile siyasî mülahazalarla yapıldığından
umumi bir eğitim felsefe ve anlayışı da ortaya konmamıştır.[5]
Nasıl insanlar yetiştireceğiz,
bunları nasıl yetiştireceğiz? Okula başlattığımız çocuklar nihaî okulu
bitirdiklerinde hayatlarını nasıl kazanacaklar? Hangi bilgi ve becerilerle
donatılırsa hayatta başarılı olurlar? Bunun için hangi yöntemleri ve teknikleri
kullanmalıyız? Bu yöntem teknikleri uygulayacağımız program ve içeriği ne olmalıdır?
Biraz daha kışkırtıcı sorular
soralım: Acaba 8-10 yaşlarına gelmiş çocuklar
arasından ve sonra ileriki okul basamaklarında sadece üstün zekalı çocukların
öğrenime devam etmesine mi izin verelim? Diğer çocukları belirli bir öğrenim
basamağından ileriye götürmeyelim mi? Toplumu yönetecek, bilime ve teknolojiye
katkıda bulunacak, keşif ve icatlar yapacak insanlara ihtiyacımız varsa –ki
vardır- bunları nasıl yetiştireceğiz? Bunun sağlanması için bir eğitim sistemi,
nasıl bir program, nasıl bir yasa ve bunları yetiştirecek öğretmenleri nasıl
yetiştireceğiz?
Kendilerinden söz ettiğimiz
milletlerin ve onların kurdukları devletlerin hemen hepsi tarihin ya şanla
şerefle ya zelil olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Tarih ve talih her zaman aynı bir millete
gülümsememiştir. Bir milletin içinde küçük bir azınlık bile içine doğduğu koca
bir toplumu mahvedebilmiştir. Bunun örnekleri tarihte pek çoktur. Tarihe
baktığımız zaman bile hiçbir milletin sonsuza kadar payidar olmadığı görülür.
Devletin ve milletin ömrünü huzur içinde uzatmanın yegâne yolunun; aileyi de,
bireyi de, ekonomiyi de, hukuku da, ticareti de, ahlâkı da, dini de, sosyal
ilişkileri de, milletler arası ilişkileri de etkileyen temel unsurun eğitim
olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu nedenle tarihin tekerrür etmesine fırsat
verilmemelidir.
PEDAGOJİ DERSİNİN ÖNEMİ VE DEĞERLENDİRME
Üniversitelerin sınıf ve ders
öğretmenliği bölümlerine ayrıntılı olarak zorunlu, diğer bütün fakülte ve
bölümlerine ise en az bir defa da olsa PEDAGOJİ TARİHİ ile ilgili bir kitabın
okunması zorunlu olmalıdır. Bu birçok yönden önemlidir:
1. Öğretmenlerin böyle bir kitabı
okumaları ve incelemeleri, tartışmaları halinde mesleğe ilişkin ufukları
genişleyecektir.
2. Diğer bölüm ve fakülte
mezunlarının da hem insan ilişkilerinde felsefe ve pedagoji bakımından
davranışlarına daha çok dikkat etmeleri hususunda bir fikir verecektir
3. Medeniyetin bugünkü düzeye
gelmesine kadar insanlık âleminin ne gibi mücadele verdiği hususunda bir fikir
sahibi olacaklardır.
4. Pedagojiye karşı ilgi duyan,
mevcut eğitim sistemini eleştiren ve yeni bir ufuk arayanlara ise, öncekilerin
neler düşündüklerini, ne yaptıklarını anlamakla kendilerinin ortaya koyacakları
fikrin orijinalliğini-özgünlüğünü test etme imkânı bulacaklardır. “Ne aradığımız bilirsek, ne bulduğumuzu fark
ederiz.”
5. Anne ve baba olarak çocukların
eğitiminde nelere dikkat etmeleri gerektiği hususunda geniş bir anlayış ve
görüş elde edeceklerdir.
Dersin işlenişi
Bu dersin işlenişinde iki yöntem
uygulanabilir:
1. Her konu önceden bir defa okunur
ve dershanede konu tartışılarak işlenir.
2. Yerine göre öğrenciler gruplar
halinde ayrılarak münazara şeklinde de işlenebilir.
3. Bir pedagogun adı verilerek
görüşlerini yazmaları ödev olarak da ele alınabilir ve sınıfa sunum yapılabilir.
Böyle bir ders konulduğu ve
okutulduğu takdirde öğretmenler veya öğretim üyeleri bu dersi sevimli hale
getirmelidir.
Değerlendirme
Böyle bir dersin ezberlenmesine,
satır satır öğrenilmesine gerek yoktur. Yapılacak bir sınavda bir pedagogun
görüşünden bir paragraf yazarak verilir ve bu konudaki düşüncelerini
eleştirmelerini, kabul veya ret ettiği yönleri açıklamaları istenir. Örneğin, Comenius”tan
şu görüşü ele alalım:
“Zengin olsun, fakir olsun; kız olsun, erkek
olsun; hatta şehirde veya köyde doğmuş bulunsun her çocuk aryasız (istisnasız) okula gitmeye zorlanmalıdır.”
1. Bu paragraf size ne
anlatmaktadır? Ne anladınız?
2. Bu paragrafı bugünkü uygulamalar
ile karşılaştırınız.
Kısa ve öz olarak düşüncelerini
açıklamaları istenmelidir.
Bu kitap içinde hem Halil Fikret
Kanat”ın hem de yazarın gerek dipnotlarda ve gerekse metin içinde benzer
karşılaştırma ve eleştiriler örnek olarak alınabilir.
Aksi hâlde, örneğin “Comanius”un
eğitim anlayışını yazınız.” veya bu konularla ilgili çetrefilli test sorulardan
kesin olarak kaçınınız.
Kısaca, bu ders sevimli hâle
getirilmelidir.
Sözün özü, her öğretmen bir pedagog
olmalıdır.
[1]
Ancak, insanlar; bu meşguliyet özellikle son yüz yılda, içinde yaşadığı bu
dünya denen mekânı tahrip etmek, tüketmek gibi bir düzeye ulaştığı da
görülmektedir.
[2]
Zekâ konusu, “Zekâ” adlı çalışmamda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Köpekler
gibi bazı hayvanlarda yeme, tuvalet gibi alışkanlıklar kazandırılması, bazı
hayvanların evcilleştirilmesi ve kullanılması milyonlarca hayvan varlığı içinde
müstesna olarak görülebilir.
[3]
Bu konuyu, Din Psikolojisi: İnsanlar niçin putlara taparlar” başlıklı makalemde
inceledim.
[4]
Bu zor ve çetrefilli tarihsel çalışmayı tamamladıktan sonra esas pedagojinin
konusu olan 0-12 yaş çocuklarının eğitimine ilişkin toplumun kabul ve ret
ettiği bütün değerlere ilişkin edindirme, kazandırma, öğretme ve ezberleme
temelinde ayrı ayrı amaçları, yöntemleri, konuları, uygulamaları ve sistemi
içeren bir pedagoji yahut çocukların eğitimi adlı bir eserin yazılmasına
ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
[5]
Bu hususlara, günümüz eğitim anlayışı açıklanırken temas edilecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder