Ana içeriğe atla
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİ

ÖNSÖZ
Bu kitap, okunup ezberlenmesi ve öğrenilmesi için değil, insanlığın en başından itibaren adım adım bugünkü seviyeye nasıl geldiğini göstermek, o günlerden günümüze kalan ve hala yaşamakta olduğumuz o dönemden kalan kültür ve bilim unsurlarını göstermek yanında nasıl geliştiğinin anlamasına çalışılması için yazılmıştır. Pedagoji bakımından da dört temel amaç güdülmüştür: Bunlardan birincisi her devirde her millet kendi çocuklarının ahlaken, dinen, ilmen en iyi şekilde yetişmesi için neleri ve nasıl yaptığını ortaya koymak, ikincisi ise eğitimcilerin toplumu ilerletmesi için ne gibi gayretler sarf ettiğini ortaya koymak, üçüncüsü ise önceki pedagogların ortaya koyduğu fikirlerden günümüze kadar nelerin geldiğini belirtmek, dördüncüsü ise öncekilerin neler düşündüğünü ve neler yaptığını ortaya koyarak yeni oluşturulmak istenen düşüncelerin daha önceden düşünülüp uygulanıp uygulanmadığı hakkında bilgi vermek istenmiştir.
Bu anlamda sık sık eğitimde gündeme gelen reform ifadelerinin aslında çok daha öncelerde düşünülen ve gerçekleştirilen uygulamaların kötü bir kopyası olduğu öncekilerle karşılaştırma yapıldığında açıkça görülecektir.
Türk insanının yetiştirilmesindeki en büyük sıkıntısı, bu kitap çerçevesinde de görüleceği üzere Avrupa”da örnekleri görülen düzeyde bilimsel tavırlar ortaya koyan eğitimciler ve filozoflar yetişmemiş olmasıdır.
Bu cümleden olarak ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de eğitim-pedagoji alanında özgün bir eser ortada yoktur. Biraz dil bilenler yabancı kaynaklardan, dil bilmeyenler ise daha önce yayınlanmış eserlere dayanarak kitap yazmışlardır. Bu nedenle milletimizin bu alanlarda özgün fikirler ortaya koyacak sözüne inanılır ve güvenilir düşünür, filozof ve eğitimcilere ihtiyacı vardır.  Bu insanların yalnız bu gününe değil gelecek elli yılına da hitap etmelidir.
Bu kitabın yazarı, bu konuyla ilgili olarak özgün ZEKÂ  KURAMI ve DİL PSİKOLOJİSİ isimli denemeleri yazmıştır. Bunun da bir kapı açacağını düşünüyor.
Bu elbette kolay değildir. Ancak bu bilim adamları ve düşünürler en azından denemeler yapmak suretiyle bu kapıyı gelecek nesillere aralayabilir.
Bu kitabın yazılması ile ilgili düşüncelerim.
Orta Asya steplerinde bazı yeşermeler görülmekte ise de onların büyütüp geliştirecek yani devam ettirecek kimse olmamıştır. Eğitim, bütünüyle dinî konulara hasredilmiş, bunda dahi ilerleme kaydedilmemiş bir kısır döngünün içinde dolaşılıp durulmuştur.
Daha 6. asırda kendilerine özgü bir alfabe yaratmış olmalarına rağmen Göktürklerden, bazı yazılı taşlarda mesajlar verilmesine rağmen kâğıt üzerine yazılı bir eser bulunamamıştır. Oysa Göktürklerden bin yıl önce yaşamış olan Yunanlılar felsefe, matematik, eğitim, hukuk gibi konularda yazılı eserlere sahip olmuştur. Ayrıca İstanbul”un fethinden sonra uyanmaya başlayan Avrupa topluluklarında bilim adamları yetişmiş, eski Yunandan aldıkları yazılı eserlerle, Haçlı seferleri sırasında Türk-İslâm âleminden aldıkları eserleri kendi düşünceleriyle yeniden yorumlayıp reform ve Rönesans çağını başlattıkları da dikkate alınırsa bu iki kültür arasındaki fark bu günlere yansımış ve adeta arası kapanamaz bir mesafeye ulaşmıştır.
Aşağıda anlatılacağı üzere Büyük Selçuklu Sadrazamı Nizam-ül Mülk müspet ilimlere önem vermek üzere Nizamiye Medresesini açmış ise da daha sonra bu medreseler de din öğretimi yapılan yerler hâline gelmiştir.
Öyle görünüyor ki, Osmanlının hazinelerinin altınla dolu olduğu zamanlarda dahi din öğretimine verdikleri önceliğin bir parçasını bile müspet bilimlere ayırmamıştır. Fatih Sultan Mehmet zamanında teknolojinin zirvesine ulaşılmış iken devam ettirilmemiş, bu teknoloji Avrupalılar tarafından alınarak hem kullanılmış hem de daha ileri düzeye ulaştırılmıştır. “Keçeye kılıç sallarız” anlayışındaki yeniçerilerin isyanları ile tarikatçıların ve medresecilerin karşı durmaları sonucu Osmanlı, durakladığı gibi ilerleyen Avrupa karşısında duraklamış, geri kalmış ve yenik duruma düşmüştür.
Okuma yazma öğrenmemiş veya öğretilmemiş insanlara Kur”ân”ı Arapça olarak okutmak eğitim bakımından yeterli görülmüştür. Birçok insan geleneksel olarak öğrendiği Kur”ân okumayı, hoca olarak insanlara din öğretiyorum diye dinde yeri olan-olmayan şeyler öğretmişlerdir. İnsanların bilgisizliklerinden yararlanan şıhlar, şeyhler, tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bunların yararlıları olmakla birlikte, bilgilerini anlatacakları kimselerin bilmeme zaaflarından dolayı bir kısım insanları etraflarına toplayarak cemaat oluşturmuştur. Kur”ân tercüme edilmişse de yaygınlaşmamış, hocalar da esasen bu tercümeleri kendilerine göre yorumlayarak din öğretmek yerine kendi bildiklerini din olarak anlatmışlardır. Günümüzde dahi bu uygulama aynı esas ve usullerle devam etmektedir.
Göktürklerden gelen bir alfabe olmakla birlikte, bu alfabeyle okuma yazma öğretimi yaygınlaşmamıştır. Oysa okuma yazma geniş kitlelere yayılsa ve Kur”ân tercümelerinin halkı ilgilendiren kısımları çoğaltılsaydı hem bilim ve hem de din-ahlâk bakımından çok üstün düzeylere ulaşılabilirdi. Halkın ne kadar fazlası okuma yazma bilirse, bunların içinden bir kısmı daha üst öğrenime devam eder, Bunların içinden bir kısmı bilim adamı olarak yetişirdi.[1]
Selçuklu ve öncekilerin tarihinde rastlanmamakla birlikte Osmanlıda medrese öğrencileri olan müritler, softalar yatılı olarak öğrenim görmüşlerdir. Bunların kendi geçimlerini sağlayacak bir işi olmadığından vakıflar veya devlet tarafından karşılandığı gibi askerlik de yapmıyorlardı. Başka bir söyleyişle askerden kaçanlar medreseye devam ediyordu. Böylece zamanla kendilerine “tarikat” denen oldukça kalabalık bir dindar gruplar oluştu. Bunlar da kendi aralarında çeşitli kollara  ayrıldılar, ayrı şeyhler oluşturdular.
Bu tarikatlar, şeyhler; felsefe, matematik, fizik, kimya, astronomi gibi müspet bilimlere karşı durdular. Osmanlının orta döneminden sonra bu dersler medreselerden kaldırıldı. Padişah, vereceği kararlar için şeyh-ül İslâm”dan fetva alması gerekiyordu. Çok göz önünde bulunan matbaanın gelişi fetva (izin) verilmediği için üç yüz yıl kadar geciktiği gibi Hazarfen”in uçma sonucu Cezayir”e sürülmesi, rasathane (gözlemevi)nin yıkılması, matbaanın zamanında getirilmemiş olması da gerekli fetva verilmediği nedeniyle olmuştur.
Tek tük ortaya çıkan bilim adamları ile 2. Mahmut”tan itibaren yapılmak istenen yenileşme hareketleri de başarılı olamamıştır. Daha sonra da ıslahatçı padişahlar geldi ise de bunlar hem geç kalmış, hem de bunların birçoğu isyanlarla tahtından indirilmiştir yahut öldürülmüştür.  Kısaca devlet yobazlığa teslim olmuştur.
Abdülmecit okullaşma konusunda yenilikler yaptı ise en önemli hareketi Abdülhamit yapmıştır. Bugün var olan yüksekokulların hemen hemen tamamı Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülhamit zamanında açılmıştır.
İmparatorluğun son 60-70 yılında bazı eğitimciler Fransa”daki bazıları da Almanya”daki eğitim hareketlerini takip etmiş ise de okuma yazma oranını %2/3”ün üzerine çıkarmayı başaramamışlardır. Haliyle okuma yazma oranı bu kadar düşük olan bir toplumdan bilim adamı çıkması da beklenemez.  Eğitim sadece okuma yazma öğretimi olarak anlaşılmış, 50 yıl Osmanlı, 50 yıl da cumhuriyet döneminde eğitimciler bununla meşgul olmuşlardır. Ancak, açıklanacağı gibi gerçekten eğitime, bilime, fenne yönelik atılım 1959-62 yılları arasında atılmışsa da bu da uzun ömürlü olmamıştır.[2]
Yeni Türk alfabesinin kabulünden sonra okullaşma bakımından ilerleme kaydedilmişse de ben şahsen çok iyi biliyorum ki 1954-55 yıllarında bile kadınlar, öğretmenlere gavur öğretmen, okullara da gavur okulu diye bakıyordu. Bu o zamanki hocaların, imamların topluma enjekte ettiği tam yobazlık anlayışıydı. Şehrin en büyük üç mahallesinde benimle kayıt olan öğrenci sayısı 50 kadardı. Bu kadar eğitime yani okula bigâne kalmış bir toplumdan hangi bilim dalında insan gücü yetiştirmesi beklenirdi.
Cumhuriyetin ilânının ilk yıllarından itibaren öncelikle okuma-yazma öğretimine önem verilmiş, öncelikle askerde okuma-yazma öğrenenler eğitmen olarak görevlendirilmiş, daha sonra köy enstitüleri açılarak hem öğretmen hem de köy kalkınmasında önemli işler yapılmıştır.
1960 ihtilâlinden sonra on yıllık bir okullaşma programı yapılmış, öğretim yöntemlerinde önemli değişiklikler yapıldı ise de bir süre sonra bu yeni ve etkili olan yöntemlerin uygulanmasından vazgeçilmiştir.
Cumhuriyet döneminde ve özellikle son 30-40 yıl içinde yetişmiş bilim adamları ülkeyi terk etmiş ve başka ülkelerin daha geniş imkânları olan üniversite ve kurumlarında görev almışlardır.
Sabırla okuyup bitirebilirseniz bu kitap, özellikle Türk eğitiminin ve Türkleri yakından ilgilendiren ülkelerin eğitim dünyasının, mukayeseli olmasa bile, mukayese edilebilecek şekilde anlatılmış hikâyesidir.
Bu kitabın yazılmasında, özellikle milletlere ait pedagojik açıklamalarda sınırlı sayıda olan bazı kaynaklar temel alınmıştır. Bunlardan birincisi Ramazan Gökalp Arkın tarafından yazılmış “Öğretmen Ansiklopedisi ve Pedagoji Sözlüğü”, ikincisi ise Halil Fikret Kanat tarafından yazılmış olan Pedagoji Tarihi (2 cilt), Ziya Gökalp”in Türk Medeniyet Tarihi; üçüncüsü ise Rıza Kardaş tarafından makalelerinden derlenen Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri adlı eserlerdir. Ayrıca Hilmi Ziya Ülgen”in Terbiye Felsefesi de yararlandığım kitaplar arasındadır. Bunun yanında Ali Narçın tarafından yazılmış Eski Mısır, Asur, Maya, Hitit, Aztek, Babil, İnka, Urartu ve Sümer adlı kitaplarından yeri geldikçe yararlanılmıştır. Yeri geldikçe internet ortamında konumuzla ilgili makale yazarlarından izin alınarak konu daha açık hale getirilmeye çalışılmıştır.
İlk iki eser yazarlarının vefatından sonra 50 yıldan fazla zaman geçtiği halde tekrar basılmamış, basılmış olan eski nüshalar da kaybolmaya yüz tutmuştur. Her iki yazarın da eserlerini hazırlarken bibliyografyasından anlaşıldığına göre yerli ve babancı kaynakların incelendiği görülmektedir. Yoğun ve dikkatle yazılmış olan bu eserlerin kaybolmasına gönlüm de razı olmadı. Elli yıllık eğitime hizmetim, elde ettiğim birikimlerimi de katmak suretiyle yeni bir Pedagoji Tarihi yazma arzumu teşvik etmiştir. Onların başladığı gibi başlamak, yani tarihi yeni baştan keşfetmek yahut yazmak anlamsız olduğundan hem yazarların eserlerini ve adlarını eğitim tarihi içinde yeniden konumlandırmak hem de kendi öz düşüncelerimi, hatıralarımı, birikim ve deneyimlerini genç nesil anne-baba ve öğretmenlere duyurmak arzusu ile onların bıraktıkları hatıralara hürmet de ederek bu eseri yazmaya başladım. Buna eser denirse bu eser, benden ziyade onların yeniden doğuşu anlamındadır ve gerçekte onların eseridir.
Türk eğitim tarihi özellikle cumhuriyetten bu yana incelendiğinde görülecektir ki, ilk yıllarda Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati tarafından kurulmuş sistem 2003 yılına kadar devam etmiş, ancak bu tarihten sonra sistem anlamsız şekilde bozulmuştur. Mustafa Necati”nin sistemine Hasan Âli Yücel, Köy Enstitülerini ilâve ederek yeni bir eğitim hareketine imza atmıştır. Ancak bu hareket uzun ömürlü olmamıştır. Bunun ardından üçüncü bir hareket 1959 yılında o zamanın Millî Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu zamanında başlatılmış olup 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra gelen bakanlar tarafından devam ettirilmiştir. Bilimsel ve uygulamada gerçekten ülkeyi her yönden olumlu şekilde etkileyeceğini düşündüğüm 1962 Program Taslağı ve 1968”de denemeye devam etmek üzere kabul edilen programın da ömrü uzun sürmemiştir.[3]
Bunun ötesinde ve özellikle 1970 yılından sonra gelen bütün bakanlar göreve başlama konuşmalarında eğitim reformundan söz etmelerine rağmen bir adım yol alınamadığı gibi her defasında geriye gittiği görülür. Bu son cümlemin anlamı, pedagoji tarihini incelediğinizde ve durumla mukayese yaptığınızda yapılmak istenen şeylerin hepsinin yıllar içinde gerek içeride ve gerekse dışarıda hep denenmiş olduğu açıkça görülür. Başka bir söyleyişle denenmiş olanları tekrar denemek gibi bir gafletin içine düşülmüştür.
Son yirmi yılda bilgisayar teknolojisinden yararlanmak üzere programlar yapılmışsa da bunlar da gerekli yararı sağlamamıştır. Öğrencileri hazıra konma anlamında okumadan uzaklaştırmış, hazır ödevler öğretmene sunulmuştur. Oysa eğitimde asıl olan öğretmen, kitap ve kitaplardır. Öğretmenler, gerçek pedagojik, psikolojik ve sosyolojik formasyondan eksik olarak yetişmektedir. Öğretmenler ve öğrenciler de kitaplardan olabildiğine uzaklaşmıştır ve uzaklaşmaktadır.
Bir noktaya daha temas edeyim. Ramazan Gökalp Arkın tarafından hazırlanmış olan Pedagoji Sözlüğü, daha sonra hazırlanmış olan eğitim terimleri sözlükleri gibi sözlüklerin kat be kat fevkindedir. Esasen son defa 1952 yılında basılmış olan bu sözlüğü eğitim alanında oluşan yeni kavramları da ekleyerek yeniden revize edilmesini yararlı buluyorum. Gerçi bu düşünce ile olmasa da yine bu eserden yararlanarak bu kitap setine bir sözlük eklemeye çalıştım.
Bu kitabı tek başıma ben yazmadım. Bu kitabı eserlerinden ve makalelerinden yararlandığım öğretmen, düşünür, yazar arkadaşlarla birlikte yazdım.
Eserlerinden yararlandığım ahrete intikal etmiş değerli hocalarımıza Allah”tan rahmet dilerken hayatta olanlara sağlık ve uzun ömürler diliyorum.
Ayrıca internet ortamında yayınlanmış makalelerinden yararlanmam için izin veren bütün düşünürlere ve yazarlara da teşekkür etmeyi borç bilirim.
Bu kitabı da esasen onların hatırasına hürmetle bütün öğretmenlere, anne ve babalara armağan ettiğimin de bilinmesini isterim.
Ola ki bu kadar emeğim boşa gitmiş olmasın. Bu nedenle bu kitabı gelecek neslin ahlâk ve bilim anlayışı bakımından yetişmesinde bir nebze katkısı olsun diye milletimin ve devletimin geleceğine yüksek değerler katacağına inandığım fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesillere ve bu nesillerin çocuklarına da armağan ediyorum.
Yazar, okuyucusunun gördüğü eksikleri, varsa yanlışları yahut eklemek istediği görüşlerini bildirirse eserinin dikkatle okunmuş olduğundan memnuniyet duyacağı gibi eserin genişlemesine ve geliştirilmesine katkı da sağlamış olur.  Aslında bir yazarın yeğane mutluluğu da budur.
Saygılarımla.   09.03.2017
Dr. Nusret Alperen





[1] Gerek Abdülhamit”in 1000 okul projesi ve gerekse cumhuriyetin ilânından sonra en ücra köylere kadar okullaşmaya önem verilmesinin esas sebebi budur. Nitekim köylerde yaşayan insanların çocuklarından hem üst yönetici ve hem de bilim adamı çıkmıştır. Cumhuriyet okullaşmayı en ücra köylere kadar yaygınlaştırmamış olsaydı, bugünkü yöneticilerin, bilim adamlarının çoğu köy hayatında yaşamaya mahkum olacaklardı.
[2] Bu konu kitabın son bölümünde açıklanacaktır.
[3] Bu konular, tarihî olaylar silsilesi içinde ayrıca ayrıntılı olarak incelenecektir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

JAN AMOS COMENİUS (1592-1670)

JAN AMOS COMENİUS (1592-1670) Döneminin önemli düşünürlerinden biridir. Önemi ise, birçok fikrinin günümüzde bile uygulanabilir olmasıdır. Lâtince ve ilahiyat tahsil etmiş. Eğitimdeki aksaklıkları görmüş ve düzeltmek istemiştir. Birçok ülke ve şehir dolaşmış, birçok okulda öğretmenlik ve hayatının son döneminde papazlık yapmıştır. Bacon, Ratka ve Vives”in etkisinde kalmıştır. İngiltere”, İngiliz okullarını ıslah etmek üzere davet edilmiş, burada bütün bilimleri bir araya toplayacak bir ansiklopedi (pansofi) yazmak istemişse de başarılı olamamıştır. “Comenius, muhtelif işlerde çalışmış ve muhtelif problemler üzerinde kafa yormuştu. İlk önce papaz sıfatıyla mezheplerin ortadan kaldırılmasına gayret etmişti. Mezhep savaşları ile Avrupa”nın tam bir sefalete ve fakirliğe düştüğünü gören Comenius, bu işin çok önemli olduğuna kanaat getirmişti. Fakat sakin bir hayat yaşayamadığı ikide birde göç etmek zorunda kaldığı için bu idealini gerçekleştirmeye muvaffak olamamıştı.  Bereket ...

MONTAİGNE"nın eğitime ilişkin görüşü.

MİCHEL MONTAİGNE  1533-1592 Fransız edibi ve Rönesans filozofu. Görüşlerini dilimize de çevrilen Denemeler (Essais) adlı eserinde toplamıştır. Denemeler isimli bu eser dilimize çevrilmiştir. “Denemeler isimli eserinde hayata yakın ve çocuğun tabiatına uygun bir eğitim tarzını savunmuş, devrinin Latin okuluna ve bu okulda uygulanan korkunç ezberciliğe, ölü bilgilere ve otoriteye dayanan sert ve katı eğitim anlayışına karşı çıkmıştır. [1] “Bunun yerine serbest şekilde karşılıklı konuşmayı öğretim metodu olarak tavsiye etmiştir. Buna rağmen o da eski dillerin öğretilmesinden vaz geçmemiş, yalnız canlı mükâleme alıştırmalarıyla basitleştirmelerini ve kolaylaştırmalarını istemiştir. [2] Beden eğitiminin eğitsel değerini bilhassa belirtmiştir. Aile ocağını çocukların eğitimi için elverişli bulmamakta, hakiki terbiyenin eğiticilerle çocukların bir arada bulunmaları sayesinde mümkün olabileceğini ileri sürmüştür” (R.G. Arkın, s.318). “Eserinin yirmi beşince bölümünde, köksüz ve ...

Medeniyeti oluşturan unsurlar

Medeniyeti oluşturan unsurlar Bugün ulaştığımız medeniyet seviyesine ulaşmamız en başından itibaren 70-80 bin yıllık insanlık macerasının eseridir. Medeniyetin oluşturulmasında insanın iç ve dış dünyası olmak üzere iki ana unsurdan söz edebiliriz: İç dünya unsurları: zekâ/akıl ve içgüdüler Bu maceranın en başında konuşma anlamında dilin oluşmuş olması gelir. Tabiîdir ki dilin oluşması için insanın doğuştan getirdiği aklını/zekâsını kullanabilmesi gerekir. [1] İnsan ve diğer canlılar doğarken zekâ ile birlikte içgüdülerle ve reflekslerle de donatılmıştır. Refleksler, bir canlının hayatını devam ettirebilmek için kullandığı bilinçdışı davranışlardır. Canlının kendini koruması yönünde etkinliği vardır. Başka bir söyleyişle canlıyı tehlikeye karşı koruyan bilinç dışı etkinliklerdir. Bunlar öğrenilmez ve hatta eğitilemez. İçgüdüler de doğuşla gelir ve kişiyi amaçlı ve bilinçli etkinliklere yöneltir. İçgüdülerin en temel özelliği insanlarda ve bazı hayvan türlerinde eğitileb...