Ana içeriğe atla

ANADOLU MUHAFAZAKÂRLIĞI ÖLDÜ MÜ, ÖLÜYOR MU?


ANADOLU MUHAFAZAKÂRLIĞI ÖLDÜ MÜ, ÖLÜYOR MU?   1
Sayın Osman Atalay”ın Time Türk”teki “Anadolu Muhafazakarlığı Çözülüyor mu?” başlıklı makalesine cevaptır.  
Bugün yazdığınız “Anadolu Muhafazakârlığı Çözülüyor mu?” başlıklı yazıdaki sorunuza verdiğiniz cevabı sanıyorum ki içiniz yanarak yazdınız. Çünkü bu gerçekten iftihar edilecek bir yazı olmamıştır, utanç duyduğunuzu bile düşünüyorum.
Ben de aşağıda açık mektup gibi yazdığım yazıyı yüreğimde hissettiğim acıyla yazıyorum inanınız.
Bu yazınız; yalnız “Anadolu muhafazakârlığının” değil, son paragrafta belirttiğiniz gibi “din, ahlak, adalet, merhamet, dostluk ve paylaşmak gibi hayatı anlamlı kılan değer yargılarımız anlamsızlaştı ve ciddi bir değerler travması yaşıyoruz.”
Belki aşağıda yazdıklarım hoşunuza gitmeyecektir. Mademki konuyu siz açtınız, tahammül göstererek okuyacağınızı ümit ederim.
S iz bu makalenizde Ülkemizdeki sosyal ve bireysel hayatın nasıl yozlaştığını, din, ahlâk, adalet gibi Müslüman-Türk insanının kıymet hükümlerinin nasıl aşındığını ve hatta tahrip olduğunu anlatıyorsunuz. Siz, sadece sonuçları ortaya koydunuz.
Ben 74 yaşındayım. Sigara içme alışkanlığım 23 yaşımda başladı. Delikanlılığımda ve gençliğimde, hatta orta yaşlılığımda insanlar verdiği sözde durur, elden borçlanır, çek-senet nedir bilmezdi. İlkokul 3. Sınıftan itibaren kapanıncaya kadar abone olarak okumaya başladığım “Yeni Sabah” gazetesinde; burada anlattıklarınızı pek okumamıştım. Esrar içen, sarhoş olan, kadına şiddet gösteren yine vardı ama bunlar bugünküne göre belki binde bir bile değildi. Çocuk tecavüzlerini hatırlamıyorum bile. Evimize oldukça olan okula giderken annemin bir endişesi yani tembihi olmamıştı.
Yaz tatillerinde çocuklar mahalle esnafının yanına çırak verilirdi, hatta bazı babalar, ustaya çocuğun haftalığını ustası eliyle verdirirdi.
On yedi bin nüfuslu şehirde bir karakol, karakolda iki polis bir komiser ve gece mahalle bekçileri vardı. Dövüş-kavga sadece geceleri pavyonlarda sarhoşlar arasında olurdu. 
Beş yaşında mahalle mektebine başladım, iki defa Kur”ân”ı hatmettikten sonra hocam –merhum- “Sen artık buradan ayrıl, öbür okula git.” dedi, 8 yaşımda okula başladım.
Bütün bunları ve anlatmadıklarımı da dâhil ederek niçin anlatıyorum, o zaman ülkem-Anadolu böyle değildi.
13 yıl müfettişlik, 2 yıl Teftiş-Tahkikat Müdürlüğü yaptım, Kur”ân kursları dâhil teftiş alanımda olan hiçbir okulda bir defa olsun çocuk tecavüzüne rastlamadım.
 Anadolu muhafazakârlığının hepsini yazsam kocam bir kitap olur.
Problemin tamamını değil de yalnız “çocuk tecavüzleri”ni ele alalım.
Siz, “Bu yıl 387 çocuk istismara uğradı. Çocuklar kaldıkları yurtlarda, okullarında öğretmenleri, okul çalışanları tarafından, evlerinde istismar edildiler. İstismara uğrayan bu çocuklar intihara kalkıştı veya intihar ettiler.” Diyorsunuz.
Bunlar basına yansıyan sayı. Gerçeğin ne olduğu ise bilinmiyor.
Basına da yansıdığı gibi tecavüz vakıaları ağırlı olarak yurtlarda –bu yurtlar yatılı Kur”ân Kursu yurtlarıdır”, okullarda ve aile içinde. Yine basına yandığı kadarı ile fark edilir şekilde tecavüz olayları en fazla güya Kur”ân okumayı öğretmekle ve kız çocuklarının başlarını örttürmekle din eğitimi verildiği zannedilen Kur”ân kurslarında olmaktadır.
Tecavüz, adeta teşvik edilmiştir ve edilmektedir:
1. Bir bakan çıkıyor,  “Bir defadan bir şey olmaz.” diye tecavüze uğrayan çocukları ve aileyi teselli etmiş oluyor.
2. Bir vekil çıkıyor, “Herkes çocuğuna sahip olsun.” diyor.
3. Bir hoca (!) çıkıyor, 6 yaşındaki kızla evlenilir diyor.
4. Bir hoca (!) çıkıyor, kapının önündeki kadın ayakkabısından tahrik olunabileceğini ifade ediyor (affedersiniz, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürüyor.)
5. Bir hoca çıkıyor –ismini hatırlamıyorum.- Kur”ân kurslarındaki tecavüzleri kast ederek, “Bademleme bizim geleneğimizde var.” diyor.
6. Bir hoca (!) çıkıyor, “Ananın dizinden tahrik olunur.” diyor.
Bunlar sadece hatırladıklarım. Bu konuşmalar hem de TV kanallarında konuşuluyor. Sosyal medyaya görüntü olarak veriliyor. Âdeta, “Çocuklarına tecavüz ettirmek isteyenler varsa, bize getirsinler.” demek isterler gibi.
İşin kötüsü, tecavüz edilen çocuklar, dindar ailelerin çocukları.
Ben, size bizzat gördüğüm ve yaşadığım bir olayı anlatayım: Komşulardan birinin çocuğunu “Yatılı hafızlık Kursu”na vermişler. Burada bir yıl kadar çalışmış. Çocuk, yaşadıklarını birine, o da bana anlatınca bizzat çocukla görüşmek istedim. Aramızda şu konuşma geçti:
-Niçin hafız olmak istedin?
-Ben istemedim, babam istedi.
- Diyelim ki çok iyi bir hafız oldun. Sonra ne olacak?
-Hafız olursam, ahrette 70 kişiye şefaat ederim.
-Kim dedi?
-Hocalarım.
-Peki, Diyelim ki baban, dayın veya amcan; bu dünyada olmadık günahlar işledi, sen onlara şefaat eder misin?
-Elbette ederim.
-Yani sen yıllarca çalışıp hafız olacaksın, onlar dünyada olmadık haltlar karıştıracak, sen şefaat edeceksin, onlar da cennete gidecek.
-Öyle.
(Ben, daha ziyade tecavüz durumu olup olmadığını anlamak için soruma devam ettim.)
-Başka ne var ne yok? Büyük öğrencilerle ne yapıyorsunuz?
-Abilerin bir kısmı bonzayi içiyor.
-Sen de içtin mi?
-Ben içmedim.
-Başka?
-Benim paramı zorla aldılar, geri vermediler. Bazan da çalıyorlar.
-Sen de çaldın mı?
-Evet.
-Ne çaldın?
-Arkadaşımın kemerini çaldım. Ama sonra geri verdim.
-Seni buradan çıkarttırsam, babanı razı ederim, ister misin?
-Evet, isterim.
Bu çocuğu buradan çıkarttırdım ve onun bir meslek lisesine kaydını sağladım. Sanırım şimdi son sınıfta. Geçenlerde sordum. “Memnun musun?” dedim. Memnun olduğunu söyledi.
Bir: Acaba o kapalı kapıların ardında, geceleri neler yaşanıyor? Bilen var mı? Denetimi yapılıyor mu sık sık! “Abaza olmuş” hocaların elinden bu minicik masum yavruları kurtarmak için bu kursları kapatın, açık ve herkesin gözü önünde çocuklar dinini imanını okulda öğrensin.
İki: Şahadet kelimesi getirmek, başını örtmek, Kur”an okumayı öğrenmek Müslüman olmak için yeterli değildir. Yeterli olmadığı hocaların çocuklara tecavüz sayısının fazlalığından belli.
Üç: Kanunla, yönetmelikle, bakanlardan teşkil eden komisyonlar kurarak bunu önleyemezsiniz.
Dört: Üç yaşında-beş yaşında Kur”an okumayı öğreterek de onu dindar yapamazsınız.
Beş: Medrese hocalığı kafasıyla ve zihniyetiyle çocukları müspet bilimlerden uzaklaştırarak sadece “kindar ve dindar nesil yetiştirme” anlayışıyla da bir yere varamazsınız.
Ben, 6 000 yıllık MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNİ yazdım. 2 000 sayfadan fazla. Azteklere, Mayalara kadar her toplum var ama Selçukludan sadece Nizam-ül Mülk, kenarından kıyısından eğitime temas etmiş 11-12. Asır Türk ve Müslüman bilim adamlarını saymazsanız ki onlar da kız çocuklarının okumasını istememişlerdir.
Osmanlıya gelince Türklerin Müslüman olmalarından başlayarak Kur”an okumayı –yazmayı değil- öğretmek için Elifba cüzünün ötesine geçememişler, Kanuni”den sonra da eğitim, temelli sıfır, yazacak bir cümle bile yok, Gözlemevi “Meleklerin bacaklarına bakıyorlar” diye bir gecede yıktırılmış, Piiri Reis idam ettirilmiş, iyi kötü kanatlar yaparak Galata”dan Üsküdar”a uçan Hazarfend ise Cezayir”e sürgün edilmiştir.
İstanbul yine bir nebze iyi ise de Anadolu tamamen ihmal edilmiş, Ben ilkokula devam ettiğimde (1952-57) bile askere gidenlerin mektubunu bana yazdırırlar bana okuturlardı. Şehrin en büyük mahallesinde birinci sınıfa devam eden sadece 60 öğrenci idi.
Buna karşı Avrupa İstanbul”un fethinden sonra önce Aydınlanma dönemi, sonra reform dönemi, daha sonra bilim ve teknoloji dönemi yaşadı. Osmanlı elifba cüzüyle Kur”an okuma tedrisinde iken Avrupa”da onlarca pedagog ve filozof Avrupa insanının kafasını şekillendiriyor, dinin baskısını kilesinin üzerinden kaldırarak hem bilimi hem dini özgürleştiriyordu.
Tanzimat”ta eğitimde biraz kımıldama oldu, 2. Mahmut, Abdülaziz ve Abdülhamit padişahlar mahalle mektebinin yanına ilkokullar ve liseler ile yüksek okullar açmaya başladılar ise de çok geç kalınmış, ardı arkası kesilmeyen savaşlarla koca imparatorluk yıkılmanın eşiğine gelmişti.
Avrupa”da okul-bilim ve kilisenin/dinin özgürleşmesi bugün lâiklik dediğimiz anlayışının doğmasına ve bilimin kendi yolunda hızla ilerlemesine öyle ki artık uzaya otomobilli uzay araçları göndermeye başladılar.
Sonuç: Ve biz hâlâ Sümerlerden beri uygulanan, Araplardan Türklere geçen ve Tanzimat döneminde de denenip terk edilen ses temelli okuma yazma öğretim yöntemi gibi uyduruk bir yöntemle üstelik bitişik yazıyla, 4. Sınıfa geldiğinde bile yazdığını okuyamayan öğrenciler yetiştirmeye devam ediyoruz.
Bir başka husus, kız-oğlan çocukları ilişkisi
Çocuklar, yaratılışları gereği 10-12 yaşlarına kadar kendi aralarında bir cinsiyet farkı gözetmeksizin oynarlar. Ancak, yine yaratılışları gereği bu yaşlardan sonra kendiliklerinden birbirlerinden ayrılırlar. Utanma ve çekinme duyguları gelişir. Gençliğinizi ve çocukluğunuzu hatırlayınız.
Oysa bugün bir de “helal gıda, helal otel” gibi anlayış ortaya çıktı. 6 yaşındaki çocuklar haremlik-selamlık uygulamasına tabi tutuluyor, dershanelerde ve hatta okullarda ayrı ayrı sınıflarda ve sıralarda oturtuluyor. Bu onların yaratılışlarına, tabiatlarına aykırıdır.
Oysa birlikte oynayan, birlikte oturan, birlikte ders çalışan kızlar ve oğlanlar dostluklar, arkadaşlıklar kurar, oğlanlar kızları korumaya alır, onlara nazik davranmayı daha bu yaşlarda öğrenirler. Gerekirse anne, baba ve öğretmenler uyararak onları hizaya alır.
Özellikle kız çocuklarından uzak yetişen oğlan çocukları kabalaşır, kendi aralarında kavga gürültü eder. Belirli bir yaştan sonra ise çocuklukta birlikte oynayamadığı kızlara karşı hödükleşir. Onlarla nasıl ilişki kuracağını bilemez, daha sonra yaratılışın insana verdiği hayvanî cinsel içgüdülerini kontrol edemez. Bu kontrolsüzlük onları çileden çıkarır, şiddet ve tecavüz davranışları başlar.
Bu nedenle daha sonra kız-oğlan, kadın erkek birlikte yaşayacakları, birlikte çalışacakları hayata daha çocukluklarında başlamalarına fırsat verilmelidir.
Bir diğer konu din duygusunun kazandırılması
İnsan yavrusu doğumdan sonra her yaş basamağında bir dönem yaşayarak gelişir. Belirli yaşta yürür, koşar, konuşur, oynar. Belirli bir yaşta ise dine ilgi duymaya başlar. Onlara dinlerini öğretmenini en uygun zamanı Allah hakkında soru sormaya başladıkları zamandır.
Hemen her evde anne, baba, büyük baba,  büyük anne namaz kılar, ramazanda oruç tutar. Bunlar görünür ibadetlerdir. Çocuklar daha küçük yaşta iken onlarla namaza durur, oruç tutmak ister. İşte bu isteklerin başladığı zamanda azar azar ve zaman zaman dozajını kaçırmadan dinle ilgili bilgi verilmeye başlanır. Zaten taklit ettiği için kendiliğinden öğrenme (edinme) sürecine girmiş olur.
Bu dozajı yükselttiğinizde bir zaman sonra bıkkınlık ve yorgunluk başlar, belki bir gün isyan eder. Bunların önemli bir kısmı deist ya da ateist olur, belki bazıları din bile değiştirir. Günümüzde inançsızlık anlayışının gittikçe yaygınlaşmasının sebeplerinden biri budur. 
Çocuklara dini zorla da olsa öğretirsiniz öğretmesine de sonunda bir işe yaramadığını açıkça görürsünüz. Allah bile “Dinde zorlama yoktur.” Derken din öğretiminin yöntemini de açıklamıştır. Zorlamaktan vazgeçilmelidir.
Sonuç: Biz ise hâlâ kindar ve dindar nesil yetiştirmek için küçücük çocukların başını bağlayıp, 6 yaşında evlendirme, sakal bırakarak ve şalvar giyerek Müslüman olduğumuzu zannediyoruz.
Ahlâk meselesine gelince
Ahlak hem dinin hem sosyal hayatın temelidir. Adalet de dahil olmak üzere bütün davranışlarımız “ahlak” tarafından görünür hale gelir. Ahlak davranışlarla, hayatımızda, diğer insanlarla birlikte olunduğunda ortaya çıkar.
Din bireyseldir, ahlâk toplumsaldır. Allah”ın buyurduğu gibi “Senin dinin sana, benim bana.” Olduğu halde ahlâk bireylerin toplum içindeki davranışlarını belirler ve sınırlar, ahlak, hürriyetin de ölçüsüdür.
Dinin, dilin olduğu gibi ahlâk da öncelikle aile ortamında edinilir. Anne baba ahlakî bakımdan nasıl davranışlar gösteriyorsa çocuklar da yetişkinliklerinde aynı ahlâkî davranışları gösterir.
Ahlâk eğitiminin temel yöntemi “Ahlâk öğretilmez, yaşanır ve yaşatılır.” Yani çocuklara okulda ahlâk edindiremezsiniz. Ancak ahlâka ilişkin bir takım kurallar öğretebilirsiniz, bu ahlâk eğitimi yapıldığı anlamına gelmez.
Sonuç: Eğer aile ortamında iyi bir rol-model görmemişse çocukların okul ortamında ahlâkî davranış kazanma ihtimali çok çok zayıftır. Zira, “bal, bal.” demekle ağız tatlılanmaz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

JAN AMOS COMENİUS (1592-1670)

JAN AMOS COMENİUS (1592-1670) Döneminin önemli düşünürlerinden biridir. Önemi ise, birçok fikrinin günümüzde bile uygulanabilir olmasıdır. Lâtince ve ilahiyat tahsil etmiş. Eğitimdeki aksaklıkları görmüş ve düzeltmek istemiştir. Birçok ülke ve şehir dolaşmış, birçok okulda öğretmenlik ve hayatının son döneminde papazlık yapmıştır. Bacon, Ratka ve Vives”in etkisinde kalmıştır. İngiltere”, İngiliz okullarını ıslah etmek üzere davet edilmiş, burada bütün bilimleri bir araya toplayacak bir ansiklopedi (pansofi) yazmak istemişse de başarılı olamamıştır. “Comenius, muhtelif işlerde çalışmış ve muhtelif problemler üzerinde kafa yormuştu. İlk önce papaz sıfatıyla mezheplerin ortadan kaldırılmasına gayret etmişti. Mezhep savaşları ile Avrupa”nın tam bir sefalete ve fakirliğe düştüğünü gören Comenius, bu işin çok önemli olduğuna kanaat getirmişti. Fakat sakin bir hayat yaşayamadığı ikide birde göç etmek zorunda kaldığı için bu idealini gerçekleştirmeye muvaffak olamamıştı.  Bereket ...

MONTAİGNE"nın eğitime ilişkin görüşü.

MİCHEL MONTAİGNE  1533-1592 Fransız edibi ve Rönesans filozofu. Görüşlerini dilimize de çevrilen Denemeler (Essais) adlı eserinde toplamıştır. Denemeler isimli bu eser dilimize çevrilmiştir. “Denemeler isimli eserinde hayata yakın ve çocuğun tabiatına uygun bir eğitim tarzını savunmuş, devrinin Latin okuluna ve bu okulda uygulanan korkunç ezberciliğe, ölü bilgilere ve otoriteye dayanan sert ve katı eğitim anlayışına karşı çıkmıştır. [1] “Bunun yerine serbest şekilde karşılıklı konuşmayı öğretim metodu olarak tavsiye etmiştir. Buna rağmen o da eski dillerin öğretilmesinden vaz geçmemiş, yalnız canlı mükâleme alıştırmalarıyla basitleştirmelerini ve kolaylaştırmalarını istemiştir. [2] Beden eğitiminin eğitsel değerini bilhassa belirtmiştir. Aile ocağını çocukların eğitimi için elverişli bulmamakta, hakiki terbiyenin eğiticilerle çocukların bir arada bulunmaları sayesinde mümkün olabileceğini ileri sürmüştür” (R.G. Arkın, s.318). “Eserinin yirmi beşince bölümünde, köksüz ve ...

Medeniyeti oluşturan unsurlar

Medeniyeti oluşturan unsurlar Bugün ulaştığımız medeniyet seviyesine ulaşmamız en başından itibaren 70-80 bin yıllık insanlık macerasının eseridir. Medeniyetin oluşturulmasında insanın iç ve dış dünyası olmak üzere iki ana unsurdan söz edebiliriz: İç dünya unsurları: zekâ/akıl ve içgüdüler Bu maceranın en başında konuşma anlamında dilin oluşmuş olması gelir. Tabiîdir ki dilin oluşması için insanın doğuştan getirdiği aklını/zekâsını kullanabilmesi gerekir. [1] İnsan ve diğer canlılar doğarken zekâ ile birlikte içgüdülerle ve reflekslerle de donatılmıştır. Refleksler, bir canlının hayatını devam ettirebilmek için kullandığı bilinçdışı davranışlardır. Canlının kendini koruması yönünde etkinliği vardır. Başka bir söyleyişle canlıyı tehlikeye karşı koruyan bilinç dışı etkinliklerdir. Bunlar öğrenilmez ve hatta eğitilemez. İçgüdüler de doğuşla gelir ve kişiyi amaçlı ve bilinçli etkinliklere yöneltir. İçgüdülerin en temel özelliği insanlarda ve bazı hayvan türlerinde eğitileb...